Felsefe, bütün tarihi boyuncu, deyim yerindeyse, kurallı fiillerin en kurallısı gibi geçen bir yaşam örneğini ancak Kant’ın yaşamında görmüştür. Hegel’in Spinoza için söylemiş olduğu bir sözü biz, çok düzenli bir yaşamı olan Kant’a da uyarlayabiliriz: “Filozof olmak isteyen bir kimse, ilk önce Kant’çı olmasını bilmelidir.” Büyük Alman ozanı Heinrich Heine, Almanya Üstüne adlı yapıtında şöyle der: “Immanuel Kant’ın yaşam öyküsünü yazmak zor bir iştir, çünkü onun ne bir yaşamı ne de (bu yaşamın) bir öyküsü olmuştur. O, mekanik bir biçimde düzenlenmiş yaşlı bir bekarın hayatını yaşamıştır. Bununla birlikte Kant’ın üzerine bazı biyografik bilgiler verilebilir.

İskoçya kökenli Johann George Kant, Koenisberg’de kendi halinde bir saraçtı; kendisine dokuz çocuk verecek olan Anna Rauter ile evlendi; bu çocuklardan dördü küçük yaşta öldüler, üçü kız ikisi de oğlan olan öteki beş çocuk ise birbirinden çok farklı yaşam yollarında yürüdüler. Kızlardan ikisi önce bir-iki evin çekip çevrilmesinde hizmetkar olarak çalıştılar, sonra da basit el zanaatçılarıyla evlendiler; oğlan çocuklarından biri Courland’da rahip oldu; öteki ise 22 Nisan 1724 yılında dördüncü çocuk olarak doğan küçük Immanuel’di.

Kant, çok dindar (pienist) bir kimse olan ve kendisine güçlü bir dinsel ve ahlaksal eğitim vermiş bulunan annesini 13 yaşındayken kaybetti. Oğlunun zihinsel niteliklerinin ilk farkına varan annesi, onu 8 yaşındayken, yöneticisi dostlarından biri olan Koenigsberg Gimnazyumuna soktu. 16 yaşına değin bu kolejde eğitim ve öğretimini sürdüren Immanuel, daha sonra Koenigsberg Üniversitesi Felsefe Fakültesine kaydoldu. Oradayken, Christian Wolff’un öğrencisi olan ve ilk kez felsefe öğretimine modern bilimleri sokan ve Victor Cousin’den yüz yıl önce felsefe ekollerine ilişkin aydınlık bir görüş biçimi getirmiş bulunan Martin Knutzen’in derslerini izledi: M. Knutzen, Kant’a yalnız Leibniz öğretisini değil aynı zamanda Newton’un bilimsel teorilerini de tanıttı.

1746 yılında Kant, Fakülte Dekanlığına ilk denemesini sundu; “Canlı güçlerin doğru değerlendirilişi üstüne düşünceler ve bu konudaki tartışmada Bay Leibniz ile öteki mekanikçilerin kanıtlarının incelenişi.” Aynı yıl içinde yanında yaşadığı ve yardımlarıyla çalışmalarını yürüttüğü babası ölür; bu durumda yaşamını kendi olanaklarıyla kazanmak zorunda kalır; hocalarının takdir ettiği derin bilgisi sayesinde, Koenigsberg yakınlarında oturmakta olan soylu bir ailenin yanında eğitmenlik ve hocalık görevi elde eder; dokuz yıl boyunca buna benzer işleri, doğduğu kentten pek fazla uzaklaşmaksızın çeşitli evlerde sürdürür. Daha sonraki Üniversite Profesörlüğü sırasındaki öğretimini de buna eklersek, Kant uzun öğretmenlik deneyi sonunda pedagojik bazı ilkelere vardı ve bunları bir kitapta topladı. Bu yapıt için: “İçinde, hiçbir zaman uygulamadığım birçok güzel ilkeler var.” diyordu. Öğrencileri, belki de öğretmenliği yazarlığından daha iyi olduğu için, onu seviyorlardı. Pratik ilklerinden biri, orta yenetekteki öğrencilerle daha çok uğraşmaktı. “Ahmaklara yardım etmek boşa harcanan bir çabadır, dahiler ise kendi başlarının çaresine nasıl bakarlar” diyordu.

Verdiği özel derslerden elde ettiği gelirle felsefe çalışmalarını tamamladı. Üniversiteyi bitirme (promotion) hazırlıklarına koyuldu ve nihayetinde araştırmalarını tamamladığına ilişkin sertifikasını Ateş Üzerine Bazı Düşünceleri Özetleyici Bir Taslak adını taşıyan Latince bir dissertasyon ile elde etti. Daha sonra, İlk Metafizik İlkelerin Yeniden Açıklanışı üzerine bilimsel bir yazı ile doçentlikte yeterliliğini (habilitasyon) elde etti. Doçentlikteki başarısı ona, Üniversite’de serbest ders verme yolunu açtı; kısa zaman içinde pek çok sayıda öğrenci onu dinlemeye geldi ve Alman geleneğine uygun biçimde bu dinleyiciler derslere katılabilmek için ödemelerde bulunduklarından Kant, maddi yaşamını güvence altına almış oldu; artık rahatça çalışabilirdi. Zamanı, öğretim-eğitim ve kendi çalışmalarına bölünmüş olarak akıp gidiyordu.

Kimse onun, yeni bir metafizik anlayışıyla dünyayı allak bullak edeceğini beklemiyordu. Böyle bir davranış, bu çekingen ve alçakgönüllü profesörün işleyeceği en büyük suçtu. Kendisinin de zaten bu yeni metafizik düzenle ilgili tarakta bezi yoktu. Kırk iki yaşındayken şöyle yazıyordu: “Ne mutlu bana ki, bir metafizik tutkunuyum. Ne var ki sevgilim hala yüz vermedi bana.” O günlerde metafiziğin dipsiz, uçsuz bucaksız uçurumundan söz ediyordu ama metafizik fırtınaların en büyüğüne kendisinin neden olacağını kestirememişti. Çünkü olgunlaşmasının geçtiği bu sessiz yıllar boyunca ilgisini çeken metafizikten çok fizik, coğrafya ve astronomi bilimleriydi.

Kant’ın bize kadar gelen portreleri çok sayıdadır. Bunlar arasında en tanınmış olanı Kant’ı Lessing’in yanında gösteren Rauch’ın yapmış olduğu bir kabartmadır. Kant, ufak tefek biriydi; dar omuzları, dümdüz ve dar göğsü ona cılız ve silik bir görünüm veriyordu; soluk alıp verirken göğsü onu devamlı sıkıştırmaktaydı; sağlığının bozuk oluşuna karşın seksen yıl yaşamıştır. Tüm yaşamı boyunca mutlak bir düzene uymuş ve çok ciddi bir beslenme rejimi uygulamıştır. Sabahın beşinde kalkar, iki fincan çay alır, sonra bir pipo içer ve daha sonra da mevsimine göre, derslerinin başladığı saat olan yedi ya da sekize kadar çalışmaya otururdu. Derslerden sonra yeniden çalışmalarına döner ve bu öğleye kadar sürerdi; sonra çalışma odasından çıkar, bir bardak Ren ya da Macar şarabı içer, giyinir ve saat birde yine çalışma masasında olurdu. Burada iki ya da üç saat kadar kalır, sonra da bir saat sürecek olan bir yürüyüşe çıkardı; bu gezinti sırasında izlediği yol hiç değişmezdi; Immanuel Kant, kurşuni paltosuyla, elinde baston evinin önünde göründü mü ve şimdi bile “Filozofun Yolu” diye bilinen iki yanında ıhlamur ağaçlarının sıralandığı uzun, dar yola doğru yürümeye başladı mı, bütün komşular saatin tam üç buçuk olduğunu bilirlerdi. Kant bu yolu, mevsim ne olursa olsun, sekiz kez bir yönde ve sekiz kez de bunun tersi yönde yürür ve bu bir aşağı bir yukarı gidiş-gelişini hiçbir zaman aksatmadı. Hava kapalı ise ya da yağmur bulutları varsa, o zaman yaşlı uşağı Lampe, sanki bir önlem sembolü gibi, kolunda kocaman, uzun bir şemsiye ile ardından ona ayak uydurmaya çalışırdı. Çok düzenli ve dakik bir biçimde sürdürdüğü bu gezintisinde Kant’ın yalnız bir kez, o da Fransız Devrimi nedeniyle, Fransa’dan gelen haberleri bir an önce öğrenebilmek amacıyla bu yolu değiştirdiği ve Berlin yolu diye bilinen caddeden kestirme olduğu için gittiği söylenir. Bu gezintilerini o yalnız başına yapıyordu; yürürken de kendi geliştirdiği bir yöntemle, özellikle açık havada yalnızca burundan derin nefes alıp, onu uzunca bir süre tuttuktan sonra vermekti. Bu yüzden sonbaharda, ilkbaharda ve kışın yürürken, kimsenin yanına gelip konuşmasını istemezdi. Eve döndüğünde Kant, gazeteleri okur, sonra da odasında çalışmaya çekilirdi; bu çalışma odasının ısısını ise sürekli 15 derecede tutmaya özen gösterirdi. Saat 10.15 sıralarında çalışmasını keser, pencereleri hiç açılmamış olan ve ateş yakılıp ısıtılmayan bir odada uyumaya giderdi. Felsefesini çoraplarına bile uyguluyordu; jartiyerlerini, ceplerine yerleştirdiği küçük kutular içindeki yaylara bağlamıştı. Kendisinin alışkanlık haline getirdiği saşmaz bir kurallılık içinde soyunur ve bazı biyografi yazarlarının da söylediği gibi, yatağına girer ve kendine özgü bir ustalıkla sarınarak örtünüp yatardı.

Bir şeyi yapmadan önce, uzun uzun düşünen Kant, belki de bu yüzden ömrü boyunca evlenmedi. Bu aşırı denilebilecek tekdüze ve kurallı yaşamına karşın, Kant kendisine küçük bir ev satın aldığı zaman, masasına konuk olarak düzenli ve sık sık öğrencilerini ve dostlarını kabul etmiş, onları gayet güzel ağırlamıştır. Bu dostlar, bilgin kişiler değillerdi ama ticaretle uğraşan kimseler ve zanaatçılardı; onlar aracılığıyla ülkede olup bitenler hakkında bilgi ediniyor, dış dünyada neler olduğunu öğrenmek istediği zaman da uzun deniz yolculuğuna çıkmış kaptan ve tayfalarla görüşmekten zevk alıyor, hatta bazen Fransa ve Avrupa’da olanları öğrenmek amacıyla Prusya subaylarını da evine konuk ediyordu. Konuşmalar sırasında çok çeşitli ve farklı konulara da değiniliyordu; çünkü Kant her şeyle ilgilenen bir kimseydi; hiçbir zaman on kişiden fazla kimsenin bir araya gelmediği bu küçük toplantılardan Kant çok yararlanıyor ve dolayısıyla da hoşlanıyordu. Antropoloji’sinde şöyle der: “Kendisini felsefeye vermiş bir bilim adamı için yalnız yemek yemek sağlığa aykırı bir şeydir; böyle davranarak o, kendisini onarmış olmaz ama tükenmiş olur.” Filozofun kız ve erkek kardeşleriyle ilişkileri çok seyrekti; onlara paraca yardımlarda bulundu ama pek az gördü onları.

Kant daha yirmili yaşlarında kararını verdi: “İzleyeceğim yolu seçmiş bulunuyorum. Bu yolu yürümekten beni kimse alıkoyamaz” diyecekti. Böylece yoksulluk ve olanaksızlıklar içinde büyük yapıtlarını yazmaya koyuldu. Şaheseri sayılan ilk kritiğini bitirdiği zaman elli yaşlarındaydı. Felsefenin tarihinde bu denli yavaş gelişen bir düşünür görülmememiştir. Bununla birlikte felsefe dünyasını bu denli altüst eden yapıtlar da ortaya konmamıştır. Bilimin pekinlik ve genel geçerlik özelliklerini felsefede, özellikle de (Kant’ın tutkuyla bağlı olduğu) Metafizik’te yeniden kurma girişimi Kant’ın zorlu bir görevle karşı karşıya bulunduğunu gösterir. Felsefeyi ve metafiziği bu yeniden biçimlendirme çabası, Katkısız Aklın Eleştirisi ile somut olarak yaklaşık sekiz yüz sayfalık olağanüstü anıtsal bir yapıtla ortaya konulmuş bulunmaktadır. Çok ağır terimleri yüzünden altından kalkılamayacak denli zor anlaşılan bu I. Kritik, yenilmez yutulmaz bir demir leblebiydi nerdeyse zamanı için. Metafiziğin bütün sorunlarını çözümlemek, bu arada da bilimin kesinliğini ve dinin temel gerçeğini kurtarmak amacını gütmekteydi. Yapıtın dönemi için oynadığı başrol, bön bilim dünyasını yıkması ve onu derece bakımından olmasa bile, kapsadığı alan bakımından sınırlandırmış olmasındaydı. Bilimi öyle bir yüzeysel ve görünür dünyayla sınırlamıştı ki, ondan öteye geçildiğinde anacak antagonizmler ile karşılaşıyordu; böylece bilim bir yere kadar ‘kurtulmuş’ oluyordu. Kitabın en güzel dille anlatılan bölümleri, inanç konularının, özgür ve ölümsüz bir ruhun, iyi yürekli bir yaratıcının, akıl ile hiçbir zaman doğrulamayacağını öne sürüyordu. Böylece din de bir yere kadar ‘kurtulmuş’ oluyordu. Alman din adamlarının bu kurtuluşa öfkeyle karşı çıkmalarının ve köpeklerine Immanuel Kant adını takarak ondan öç almak istemelerinin nedeni kolayca anlaşılır.

Heinrich Heine’nin de niçin Koenigsberg’li ufak tefek profesörü biraz abartarak “Müthiş Robespierre”e benzettiği şimdi daha iyi anlaşılır. Robespierre yalnızca bir kral ile birkaç bin Fransız yurttaşı öldürtmüştü; bir Alman bunu ona bağışlayabilirdi. Ama Heine biraz büyülterek, Kant’ın Tanrı’yı öldürdüğünü ve dinbilimin en değerli düşüncelerini tehlikeye düşürdüğünü söylüyordu. “Bu adamın dış hayatı ile, yani yaşama biçimi ile, yıkıcı ve dünyayı kasıp kavurucu düşünceleri arasında ne büyük bir karşıtlık vardır! Koenigsberg’liler bu düşüncelerin bütün anlamının farkına varacak olsalardı, bu adamın karşısında yalnızca, insan öldüren celladın önünde duydukları korkudan çok daha derin ve dayanılmaz bir duygunun içinde kalırlardı. Ama kendi halindeki halk, onu yalnızca bir felsefe profesörü olarak görüyordu. Aslında Kant’ın düşünceleri ne döneminde ne de günümüz için o denli devrimci olmamıştır. Çünkü o, Fransız Devrimi’ni sempati ile karşılamasına ve liberal olmasına karşın, kurulu düzene ve yasalara bağlı bir kimsedir. Din konusuna gelince Kant rasyonalisttir ama pozitif dinlere de saygılıdır. Felsefede dogmatizme hücum etmesine karşı, kuşkuculuktan da kaçınır. Yine bilindiği gibi, ahlak alanında her türlü dış yasayı reddettiği halde, yadsıdıklarından daha da sert bir iç yasaya boyun eğer. Spekülasyonda cesaret ve atılganlık, kurulu düzene ve alışılmış pratiğe uyma Kant’ın düşüncesinin özel bir niteliğidir.

Özel yaşamı çok sıkı bir disiplin ve oldukça büyük bir tekdüzelik içinde geçmiş olmasına karşın Kant, dersleri sırasında çok canlı bir kişiliği sergilemekteydi. Herder bu konuda şöyle der: “Düşünmek için yaratılmış, düşünce ile dolu ölçülü yüz ifadesi, hiç değişmeyen bir sevincin ve neşeliliğin gelip oturduğu bir yerdi sanki; fikirlerle dolup taşan biri olarak söz dudaklarından bir su gibi akardı; şaka, espri ve mizah onda hiçbir zaman eksik olmazdı.”

Bilgi teorisinin temellerini ortaya attığı Duyuma ve Anlamaya Dayanan Dünyanın İlkeleri ve Formu Üstüne adlı incelemesini sunduktan sonra, bilindiği gibi Kant, Koenigsberg Üniversitesine 1770 yıllarında Metafizik Kürsüsüne profesör olarak atandı. Bundan yalnızca on bir yıl sonra, 1871’de Riga’da Katkısız Aklın Eleştirisi yayımlandı. 1783 yılında Kendisini Bir Bilim Olarak Sunacak olan Gelecekteki Her Metafiziğe Önhazırlık (Prolegomena) yayımlandı; 1785’te de Kant, Töreler Metafiziğinin Temellendirilmesi‘ni, 1788 yılında Pratik Aklın Eleştirisi‘ni ve 1790’da da Yargıgücünün Eleştirisi‘ni yayımladı.

Prusya hükümeti, kendisine 1778 yılında, Koenigsberg Üniversitesi’nden çok daha önde gelen Halle Üniversite’sinde bir kürsü verilmesini sağlar. Fakat Kant, başka bir yerde bulunmanın sağlayacağı parasal avantajlara, maddi olanaklara rağmen doğduğu kentte kalmayı yeğleyerek bu teklifi geri çevirir. 1786’da rektör olarak atanır. 1792’de de bütün Akademi ve Fakülte’nin Dekanlığına getirilir. Almanya’nın ve yabancı ülkelerin büyük bilim dernekleri, onu kendi üyeleri yapmak için adeta yarışırlar; 1786’da Berlin Akademisi’ne, 1794’te Saint-Petersburg Akademisi’ne ve 1798 yılında da Viyana Akademisi’ne üye olarak seçilir.

Çalışmalarını sürdüren filozof, zihinsel güçlerinin yavaş yavaş zayıflamaya başladığını hissederek bu dayanılmaz durumdan büyük acı çekmekteydi; kısa süre sonra öğretimi bırakmak zorunda kaldı. Yorulmuştu artık; sağlığında gittikçe bir çökme ve bozulma başgösteriyordu. Görme duyusunu hemen hemen yitirdi; belliği sık sık kendisini yanıltmaya başlamıştı; zihnindeki bu zayıflama, o güne dek yumuşak olan karakterini de hırçınlaştırıyor, onu dayanılması ve çekilmesi zor kişi yapıyordu. Önce çocukçu bir bunama, sonra da zararsız bir akıl hastalığına tutuldu. 12 Şubat 1804 yılında seksen yaşında ağaçtan düşen bir yaprak gibi sessizce doğal bir ölümle bu dünyadan ayrıldı Kant’ın son sözü “Es ist gut” (Bu iyidir) olmuştur. Mezartaşının üstüne de “Pratik Aklın Eleştirisi”nden alınmış şu cümle yazılmıştır.

“Üstümdeki bu yıldızlı gökyüzü
Ve içimdeki ahlak yasası.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: