Her şey bizim suçumuz öyle mi?

Her şey bizim suçumuz öyle mi? Sen her kimsen Max Brod’sun, senin dışındaki herkes de Franz Kafka. Bu ne demek biliyor musun? Başkalarını asla ve asla anlayamazsın, anlayamadığın gibi onların önünde her daim suçlusundur ve ne kadar çabalarsan çabala ihanet edeceksin onlara. Asıl suçluyu göreceğine inandığın perdenin arkasında da koskoca bir boy aynası duruyor olacak sadece. Tamamen bizim sorunumuz oluyor, her ne yaşıyorsak ve her ne yaşatıyorsak. Suçlu da biz oluyoruz, sorumlu da biz. Bir zaman sonra fark ettim ki, sorunun bir parçası da değildim sorun bendim.

Böyle bir girizgah yaptım ya, sanma ki depresifim. Gerçek bir depresif bile olamam ben. Nasıl bir şey olduğuna dair bir fikrim bile yok. Ben ‘melankoliğim’. Kim melankolik olmaz ki bu devirde? Melankoliğim, biraz da kederli, olduğum yerde olmamam gerektiğini, bu kadarını hak etmediğimi, kaderin bazen çok ileri gittiğini biliyorum. Elime geçen ne?

Peki ben masum muyum yeterince? Olduğumu düşünmüyorum. Ama mucizevi bir şekilde, masumiyetimin yeteri kadarını geri kazanıyorum ve böylece her şeye ancak öyle ‘yeniden başlama’ kudretini bulabiliyorum kendimde.

-Dedim ama…-

“Yeniden başlamak…” ne kadar da hevesliyim bunu telaffuz etmeye. Hevesin mutlak çaresizliğin işareti olduğu düşüyor sonra birden aklıma. Bırakıyorum oracıkta her şeyi. Zaten ne ki bu dünyadaki davamız? Bu bok çukuru dünyadan beklentim ne ki? Ben değil miydim yıllardır kendine güvenmeyen, kendine çukurlar kazıp saklanan? Bütün umut kırıntılarını, kurtuluş hayallerini yok eden ben değil miydim? Sahi, unuttum mu; kendimi dışarı çekerek, kendi kendimden çeperleştirdiğimi? Şimdi neyin hevesi bu?

Hani suçluyum ya ben, biraz akıllanayım diye ölümü düşünüyorum bir an. O da fazla melodram kaçmaz mı sevgili okuyucu? … Cevap ver hadi! Kaçmaz mı? Safi melodram olur bence. Üstelik ölsem bile yerime geçecek onlarca insan var ki… Arz ettiği önemin derecesini hangi benzetmeyle açıklayacağımı düşünürken boş odalarda vızıldayan sineklerin ölümü geliyor aklıma.

Sineklerden ne farkımız var ki? Ne fazlamız var diyeceğim de şu bizlerin karasinek dediği musca domesticanın 400 bin ommatidden (gözcük) meydana gelen mükemmel bir görme sistemi var. Düşünebilen tek canlı olduğumuza dem vuracaklar için diyorum, kendine ait hiçbir düşüncenin olmadığını anlamadın mı sen hala? Ben içerledim bu duruma, “Biraz ilham alırım belki, hani bir umuttur ya bir katkım olur belki rûy-i zemine” dedim, Spinoza’nın Ethica kitabını aldım, “Tanrı, İnsan, Zihin, Beden, Akıl, Duygular, Özgürlük” kavramlarını anlayacağıma dair içimde bir ‘hevesle’. Töz, aksiyomlar… falan derken bıraktım, Ethica’ya giriş kitabı bakınmaya başladım. Aptallar için Ethica diye bir kitap da çıkarsalar onu bile anlamayacağıma dair bir korku var içimde. İyisi ben bir kağıda S-P-İ-N-O-Z-A yazıp ona bakayım. İşte hayatın anlamını ne zaman anlamaya yeltensem böyle bir konumda buluveriyorum kendimi. Eksik olan nedir, gerçekten bilmiyorum. Gelişimimin hangi elzem noktasını ıskaladım acaba?

Neyse fazlaca uzattım yine, ben yine gidip sırf hoşlandığım için hayatım üzerinde bir kontrolüm varmış gibi davranmaya devam edeceğim. (Oysa hiçbir şey üzerinde kontrolümüz yok. Gidecek bir yerimiz yok. Yukarısı yok, aşağısı yok. Hiç şansımız yok.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
%d blogcu bunu beğendi: