Descartes Kandırmış Bizi

“Her türlü bilgiden yoksunum, içinde bulunduğum acının daha da güçlendirdiği bu gerçek var yalnız elimin altında. Ussuzluk görünümünden doğar başkaldırma, haksız ve anlaşılmaz bir koşul karşısında doğar. Ama kör atılışı kargaşa ortasında düzeni, kaçıp gidenin, silinenin göbeğinde birliği ister. Haykırır, dayatır, karışıklık bitsin, şimdiye dek yazılıp yazılıp silinen şey en sonunda kesinlikle durup belirginleşsin ister.”

Evet, başkaldırıya meylediyor benliğim. Amaçsızca bir karşı duruştayım. Sonunu düşünmeden kurmaya başladığım tümcelerin içinde buluyorum kendimi.

Dünya…Kaotik… Tam ortası. Tam ortasında ben. Tekir kedi. Bir akşam vakti. Sokak lambasının dibi. “Merhaba, nasılsınız?” dedi. Şakaydı. Güldürmedi biliyorum ama olsun, ruh halimin melodramıydı bu. Bir kaosun ortasında akşam vakti sokak lambasının dibinde tekir bir kediye “Merhaba, nasılsınız?” dediğimi anlatıyordum işte. Epeydir o kadar uzun süre göz göze gelebildiğim tek canlı o tekir kediydi, bu anekdotun bir anlamı yoktu ama benim için önemi buydu.

Şu sıralar, “Peki bu yaptığımın anlamı neydi?” diye sorduğumda cevap alamama alışkanlığı edinmiş bulunuyorum. Akabinde aklıma iki şey geliyor. Biri, Kant’ın “İnsan aklı cevaplayamayacağı soruları sormakla malûldür, böyle bir sakatlığı vardır.” sözü. Diğeri ise, Manga’nın Cevapsız Sorular isimli şarkısı. Arama boşuna, mantık yok ve alaka yok. Beynimin sinapsları adeta ulus-devlet anlayışından önceki parçalı avrupa haritası…

İçsel bir çözümleme için biraz klişeye boğulup çocukluğuma inmek geçiyor aklımdan. Böyle birden, benden başkasının bilmediği kaçış noktalarım geliyor aklıma ve şimdilerde oralara kaçırmak istediğim insanlar… Ekoseli piknik örtüsü… Bir şişe Zinfandel… Biraz  Pecorino peyniri… Tabi bunlar hep hayal. Bir de üstelik bu ortamda, hayatın önsel bir anlamı yok değerleri biz yaratıyoruz gibi nidalarla varoluşçu burjuva felsefesine kapılırız. Gerek var mı, o, bir başka yazının konusu. Hazır çocukluk demişken, lunaparklardaki şu dönme dolaplara binemedim ben hiç midem bulanır diye. Büyüdüm, şimdi, dünyanın saniyede yaptığı 30 km hız bile midemi bulandırmaya yetiyor. Olup bitenlere, bireyciliğin kült haline gelişine, başkalarının öldürmesine boyun eğmek için sıkıştırılmış durumdayım, durumdayız. Realite bu. Descartes kandırmış bizi, “Dünyadan çok kendinizi yenin!” diyerek, evvela bu dünyayı yenmek gerek. Saçma ve iğrenç bir evrenle ve serseri, biçimlenmemiş, çarpılmış bir bilinçle yüz yüze gelen bir dünyadır bu.

Hala etrafınızda güzel insanlar varsa onları sevin…

(Ben öyle yapıyorum)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial
%d blogcu bunu beğendi: